Kanalın durağan yüzünde kayarcasına süzülerek
geçen ördek çiftinin arkasından iki kıyıya doğru yayılan dalgalar suyun
yüzeyinde giderek büyüyen bir ürperti yarattı. Arsızca çoğalan mini
dalgacıkların her biri, bahar öğlen güneşinin ışınlarını yakalayıp adeta bir
yoyo içinde hapsediyor ve bir titreşim nöbetine yakalanmış ışıltı kalabalığı
yaratıp, bir süre gösteri yapıp sessizce kayboluyorlardı. Sonra ördeklerin
yerini devasabır gezinti teknesi alıyor, adeta hayvancıklara nazire yaparcasına onlardan
daha büyük dalga yapabileceğini göstermek istiyor ama o mini dalgacıkların
zerafetine ulaşamıyordu.
Basının ağrısı alnından çıkıp şakaklardan
arkaya doğru yayılmış ve tüm kafasını saran bir çember oluşturmuştu. İçtiği çay
pek bir işe yaramamıştı. Bir kahve almaya karar verdi. Kalkıp içeriye tezgaha
gitti. Tezgahtar garsona : “Bir kahve lütfen!” dedi. Bir buçuk avrosunu ödeyip
dışarıya masasına döndü.
Hava serin ama güneşliydi. Güneşte kalan masaların hepsi doluydu; tam üşümeye başladığını farkettiği zaman yanındaki masanın boşalmış olduğünü görüp oraya yerleşti. Göğsünün ısınmaya başladığını hissetmesi sabahtan beri bulmaya çalıştığı iç huzuruna yaklaştırdı kendini.
Gece kötü uyumuştu; düşünde kısa kısa kabuslar görüyor ve sık sık uyanıyordu. Güneş ışınları giderek tüm vücudunu ısıtıyor ve kabusların etkisini yavaş yavaş ama hiç durmadan siliyordu. Bir kaç dakika önce ortaya çıkıveren hafif bir yel suyun yüzünü yalıyor parıldayarak titreşen dalgacıkları canlı tutuyordu.
Denizde titreşen parıltılara bakmaktan, gözlerinin kamaşıp ışıltıların adeta beyninin kıvrımlarına kadar girmesinden büyük bir haz alırdı. Önündeki kanal denizin soluk bir kopyası olsa da aynı duyguları tetikliyordu. Parıltılı dalgacıklara dalıp gitti bakışları…
Otuz yıl önceydi: üniversitede ilk yılının son haftaları. Fransa’nın Alp dağlarının yakınlarındaki bu küçük öğrenci şehrine geleli aylar olmuş ve babaevine dönmemişti henüz. Liseden arkadaşı Tahsin ile beraber oturuyor ve çok çalışıyorlardı… O akşam eve döndüğünde Tahsin ve yine liseden diğer bir arkadaşı Semih evdeydiler. Bunda bir gariplik yoktu, Semih sık sık evlerine gelir ve beraber ders çalışırlardı. Ama bu akşam hallerinde bir tuhaflık sezdi. İçgüdüleri tatsız bir durum olduğunu söylüyor, beyni olayın açıklığa kavuşacağı anı geciktirmey çalışıyor, kendisi de “process”i başlatacak anahtar soruyu bir türlü sormuyordu.
Sonunda Semih
dayanamadı :
- Ahmet’ten bir mektup geldi!
- Ha! Ne yazıyor, nasılmış herkes?
- İyi…
- Ee?
Ne var oğlum ya?
- Kötü
bir haber…
Semih arkasını getiremedi ; sesi bir
hıçkırıkla kesildi, bir tek nefes bile gözlerini boşaltmaya yetecek gibiydi.
Tahsin tamamladı :
- Zümrüt ölmüş !
- Ne
?!!! Na… Nasıl ?
diye kekeledi. Başı dönmeye başladı. Bir
saniye öncesine kadar içinde yaşadığı gerçeklik birden değişiveriyor ve adeta
başka bir dünyanın içine düşüyordu. Birdenbire 2 sözcük yaşamını geriye dönüş
kapılarını kapatırcasına değiştiriveriyordu ; artık hiç bir şey o iki sözcük
öncesindeki gibi olamayacaktı !
Zümrüt dedikleri arkadaşlarının adı aslında
Metin’di, ama sınıflarında üç tane Metin olduğu için onu soyadıyla
çağırıyorlardı. Okulun son dört yılı Zümrüt ile sınıfta yanyana oturuyor ve
yatakhanede de yanyana yatıyorlardı. Bazı haftasonları Zümrüt’lerin Anadolu
yakasındaki evlerine gidip orada kalıyor, beraber ders çalışıyor ve türlü
haylazlık yapıyorlardı. Haylazlık eğitimini Zümrüt veriyor kendisi de kah ders
çalıştırarak kah sınavlarda kopya vererek Zümrüt’ün sınıfları geçmesini
sağlıyordu.
Bu hayat dolu, çılgın haylaz nasıl ölmüş olabilirdi
? İnanamıyor, arkadaşlarına soru dolu çaresiz gözlerle bakıyordu. Sonunda
Semih’in elindeki mektubu aldı.
Lisenin son aylarında Zümrüt, Deniz adında bir kızla çıkmaya başlamıştı. Kız küçük yaşta annesini kaybetmiş, çocukluğu diplomat babasıyla ülke ülke gezmekle geçmişti. Zümrüt kızın bu farklı kültürel yapısından çok etkilenmiş, o özgürlük ve yaşam enerjisiyle dolu çocuk bir hayranlık esiri oluvermişti. Ayrıca Deniz çok güzel bir kızdı, ama kronik bir depresyon içindeydi. Zümrüt herkesten uzaklaşıyor Deniz’in girdabında sürükleniyordu. Bu ilişkinin arkadaşı Zümrüt için tehlikeli olduğunu içgüdüleriyle seziyor ama ne yaşı, ne de duygusal birikimi bu önsezileri ifade etmeye yeterli oluyordu.
Mektubu okudukça aylar önceki duygularının ne
kadar doğru olduğunu görüyor ve gözlerinde biriken yaşlar yanaklarından akıp
gidiyordu.
Deniz bir akşam yemek yapmış. Yemeğin içine bol miktarda uyku ılacı katmış. Zümrüt kendinden geçince, Kamuran teyzeye yazmış olduğu mektubu postaya atmış ve geri dönüp Zümrüt’ün yanına yerleşmiş, aygaz tüpünü açmış. Kamuran teyze tek oğlunun zoraki intihar mektubunu alınca polisle ve birkaç arkadaşla eve gidip kapıyı kırdırınca içerde iki gencin cansız bedeni ile karşılaşmış. Zümrüt’ün üzerinde lacivert « dufflecoat »i varmış. Mektubu yazan arkadaşı, bunu Zümrüt’ün olanların farkına varıp dışarı çıkmaya yeltenmesi ama ilaçların etkisine yenik düşmesiyle açıklıyordu.
İlerleyen dakikalar güneşin gücünü artırmıştı. Şimdi artık sıcaklık rahatsız edici düzeye erişiyor ve bir yandan da sidik torbası zorluyordu.
- Sandalyeyi
alabilir miyim ?
diye soran genç kadın hayallerinden kopardı.
Gülümseyerek başını evet anlamında salladı. Sırt çantasını aldı kalkıp yürüdü.
Paris, 06 mayıs 2007
Yazarın notu : Gerçek bir hikaye, sadece
kişilerin isimleri değiştirildi.
Aucun commentaire:
Enregistrer un commentaire