jeudi 1 août 2019

"159" veya "Zeytinin gizemi"


Bir süredir konuşmuyorlardı. Havanın sıcaklığı ve yol yorgunluğu arabanın içinde yoğunlaşmıştı. Suzan koltuğunda büzülmüş, hızla kayıp giden manzaraya bakıyor ve onu düşünüyordu. Uçakta hiç aklına gelmemişti, başka şeylerden konuşup durmuşlardı. Ama havaalanına ayak basar basmaz, tanımadığı yeni bir kuvvet, eskisinden daha güçlü bir şekilde onu beynine ve yüreğine savuruvermişti.  Yüreği yeniden kanatlanmış, o kıvırcık simsiyah saçlar, o güçlü ayrık çene, kıvrımlarına şehvetle tutkun olduğu dolgun dudaklar ve bembeyaz dişler, gülümser gibi bakan siyah gözler, kemerli ve hafif yamuk burun imgelemini müthiş bir canlılıkla dolduruvermişti. Derinlerden gelen bir heyecan dalgasıyla sarsıldı.
- “İlk köyde duralım ! Çok yoruldum…”
Mustafa beyin sesiyle irkilip hayallerinden sıyrıldı. Başıyla onayladı; hemen konuşmaya geçemeyecek kadar yoğun bir duygusallıktaydı. Hayalindeki resmin gerçeğe yakınlığı neredeyse ağlatacak duruma getirmişti. Derin bir nefes alarak doğruldu, bakımlı, uzun ve ince parmaklarını saçlarının içine sokup havalandırdı, ve “İyi olur” dedi, “ben de yoruldum!”

Yolculuk hayli yorucu geçmişti. Uçakları İstanbul’daki fırtına yüzünden vaktinde kalkamamış, 4 saat gecikme yapmıştı. Barcelona’ya vardıklarında da hemen inememişler, havaalanı trafiği yüzünden 45 dakika dönmüşlerdi gökyüzünde.

Yorucu olmasına yorucu geçmişti yolculuk ama hiç sıkılmamıştı. İspanya kendisi için çok özel bir ülkeydi. Ayrıca Mustafa bey hoş sohbet bir adamdı. Uçuş sırasında, İspanya macerasına nasıl kalkıştığını ayrıntılarıyla anlatmıştı – yolculukları için bu deyimi kullanmaktan hoşlanıyordu besbelli. 

Geçen yıl bir gün kızıyla damadının işlettiği aile lokantalarına uğramış. Kendi üretimi zeytinyağını getirmiş. O gün nasıl olduysa bir turist aile gelmiş. Bakışlarında Akdeniz sıcaklığını taşıyan genç bir çift, küçücük bebekleriyle İspanya’dan gelmişler; ikisi de lise öğretmeniymiş. Mustafa beyin orta 3’teki torunu Esma bebeği pek sevmiş, kucağından indirmemiş ve böylece genç İspanyol çiftin rahat yemek yemesini sağlamıştı. Ayrıca okulda öğrendiği ingilizcesi sayesinde turistlerle sohbeti de koyulaştırmıştı. Mustafa bey kapıdan girdiğinde adam zeytinyağı şişesi elinde heyecanla bir şeyler söylüyormuş. Esma dedesini görünce hemen “Dedeciğim, zeytinyağını çok beğendiler!” diye atılmış. İlerleyen saatlerde, tatlılardan, ince belli bardaklarda içilen sayısız çaylardan sonra dostluk iyice ilerlemiş. Matteo’nun anne ve babasının da zeytinyağı üreticisi olduklarını, artık emekli olmalarına rağmen hala kendi zeytinyağlarını ürettiklerini ve Mustafa beyin zeytinyağının tadına çok benzediğini öğrenmişler. Mustafa bey zeytinyağı üretiminin tekniğiyle ilgili sorular sormaya çalışmış ama ne Esma’nın ingilizcesi ne de Matteo’nun bilgisi yeterli olmamış. Bunun üzerine Matteo’nun eşi Isabella, o zaman Mustafa beye çılgın bir fikir gibi görünen bir öneride bulunmuş. Öyle ya o güne değin Mustafa bey ülke dışına hiç çıkmamış, üstelik yabancı dili olmadan İspanya’ya gidip Matteo’nun anne-babasını bulmak, onlarla ve diğer zeytin yağı üreticileri ile görüşmeye kalkışacak kadar çılgın, maceraperest değilmiş ki. Yine de bir kahkaha atıp, Isabella’ya bu şahane fikir için teşekkür etmiş. Genç aile bu sıcak ortamdan ayrılırken karşılıklı adresler, telefon numaraları verilmiş; ispanyollara bir de en güzel şişedeki zeytinyağı armağan edilmiş ve arabalarının arkasından su dökülüp yolcu edilmiş.

Mustafa bey olayı unutup işine dönmüş, ta ki üç hafta sonra İspanya’dan bir zarf gelene kadar. Zarfın içinden bir kart ve ona sığmayıp taşan yazılarla dolu bir mektupla, bir sürü fotoğraf çıkmış. Esma uzun uzun okuyup, zaman zaman sözlüğe sonra tekrar karta ve mektuba döne döne çeviri yapmış. İspanyollar Ayvalıktaki bu restoranda gördükleri sıcak ikramdan ne kadar etkilenmiş olduklarını anlata anlata bitiremiyorlar, Mustafa beyi, tüm ailesiyle misafir etmekten çok büyük mutluluk duyacaklarını defalarca tekrarlıyorlarmış. Mustafa bey için anne ve baba dışında bölgenin altı büyük zeytinyağı üreticisi ile konuşmuşlar ve hepsi de istediği zaman kendisiyle görüşmeye hazır olduklarını söylemişler.

Mustafa bey o andan itibaren bu deli saçması fikre biraz daha sıcak bakmaya başlar olmuş. Gece uykuları kaçmaya başlamış. Soğuk yatağına uzandığında dört yıl önce kaybettiği ve unutmak şöyle dursun, sevgisi katlanarak devam eden eşiyle hep yaptığı gibi hayalinde konuşup sabaha kadar gözünü kırpmadan düşünmeye başlamış. Tam tamına altı günün sonunda kararını vermiş.

************* ***********


Suzan, on yıl önce fransız okulunda öğretmenliğe başlamasını bahane ederek baba evini terkedip kendi evine yerleşmişti. Açıkçası, Ester’in kızına her fırsatta evlilikle ilgili imada bulunması, tanıdıkları ailelerin Suzan yaşındaki kızlarının nişanlanmalarını, evlenmelerini hatırlatması, ötesi kızına damat adayları bulmaya kalkışması, genç kadının canını iyice sıkmaya başlamıştı. Bostancı’daki baba evinden kaçması Taksim yakınlarındaki fransız okulunda öğretmen olarak ise başlamasıyla kolaylaşmış ve Nişantaşı’nda bir çatı katında iki odalı evine yerleşmişti. İlk zamanlarda, yatılı okulda okuyan bir öğrenci gibi her Cuma akşamı Bostancı’ya gidip, Pazar akşamları üç dört değişik yemekle dolu sefer taşları, kekler, böreklerle Nişantaşı’na dönüyordu. Doğrusu bütün haftayı annesinin yaptığı yemeklerle idare etmek işine de geliyordu. Sonra yavaş yavaş her hafta sonu Bostancı’da kalmamaya başlamış, ama ailenin tek çocuğu olarak mutlaka her hafta sonu, bazen de hafta içi Nedim ve Ester’İ ziyaret etmeyi ihmal etmemişti.

O Pazar günü Karaköy’e kadar yürümeye karar vermişti. Hava mayıs aylarının, yaz sıcağı öncesi serinliğindeydi. Dünkü lodosun temizlediği masmavi gökyüzünde martılar, bir ressamın fırçası gibi siyah beyaz lekeler bırakarak çeşitli yönlere hızla çığlık çığlığa uçuşuyorlardı. Evinden iskeleye tam 59 dakikada yürümüştü; jetonunu alıp turnikelerden geçti ve vapurun yan tarafına oturup Boğazı seyretmeye başladı. O anda…

O anda geminin yakınlarından geçen bir teknede onu gördü veya gördüğünü sandı. Tekne çok hızlı geçmişti, dümendeki genç adamın siyah kıvırcık saçlarını ve kemerli burnunun üzerindeki güneş gözlüklerini seçebilmişti sadece. Anında kalbinin atışları hızlanmış, nefes alış verişleri sıklaşıvermiş ve karnından aşağıya doğru bir basınç, bir sıcaklık duygusu yayılıvermişti. Geminin kıç tarafında kaybolan tekne görüş alanında 2-3 saniye kalmış ama Suzan’ı allak bullak etmeye yetmişti. O sırada vapur hareket etmeye başlamış ve Sarayburnundan gelen serin rüzgar bu heyecan şokunu gözlerinde biriken yaşlarla birlikte hızla savurmuştu. Yine de bir süre, göğüs kafesini dolduran burukluk doğru dürüst nefes almasını engellemeye devam etmiş, ancak vapurun kenarlarından hızla fırlayıp çeşitli figürler oluşturarak boğazın koyu mavi sularında kaybolan kopuk dalgalarını izlemek iyi gelmişti. Daha sonra Kadıköy’den minibüse bindiğinde ve Bostancı’ya gidene kadar yoldaki trafik patırtısı içinde ruh hali tamamen değişmişti.

Kapının zilini çalıp sonra anahtarıyla açtı. Annesi ve babası birden kapının açılmasından korkmasın dile önce zili çalmayı adet edinmişti. Parolası da iki kısa çalıştı. Ayakkabılarını çıkartırken Nedim kollarını açmış kendine doğru ilerliyordu : “Seyas la bienvenuda mi prenses![1]”. Içerden annesi hiç beklemeden : “Si podiamos ver kesos una reyna ![2]”… Babasını kucaklarken, annesine, şakacı kınayeli bir tonda, “Hoş bulduk anneciğim!” diye cevap verdi. Konuyu değiştirmesine fırsat yaratan çiçek buketini de caddedeki çiçekçiden almış olduğuna sevinerek, “haydi bana bir vazo ver de şunları suya koyayım”  diye ekledi annesinin yanağına bir öpücük kondururken.

Salondaki masayı hazırlarken, birbirlerinden haftalık haberleri aldılar, annesinin bir iki kez daha evlilik konusuna girmesine, babası “rahat bırak biraz kızımı, yahu!” diye müdahele ederek izin vermedi. Yemeğe oturdular ; Ester ve Nedim’in gözlerinden mutluluk akıyordu.
-          Me puedes dar el sal ? (Tuzu verir misin ?)
-          Papa ya savez ke el sal es defendido ! (Baba, tuz yasak, biliyorsun ! )

Babası çok keyifli olduğu zaman ladinocaya dönüyordu, bunu küçücük bir çocukken fark etmişti. Her halde bundan ötürü ladinoca duymak ve konuşmak Suzan’ın içinde tarifi zor bir sevinç duygusu yaratıyordu. Belki de bu narin duyguyu koruma içgüdüsüyle çok uzatmıyor arkasından türkçeye geçiyordu.
-           Bu zeytinler de yeterince tuzlu zaten ! Nereden aldınız ?
Bunun üzerine Nedim, Ester’e, “Bak gördün mü, unutuyorduk!” dedi ve Suzan’a dönerek “Mustafa bey aradı !” diye ekledi. Kızının soran bakışları üzerine “Ayvalık’tan, zeytinci Mustafa…” diye açıkladı.
************* ***********


Roman zeytinlikte dalgın dalgın dolanıyor ve ağaçları teker teker şevkatle okşayıp batmakta olan güneşin son ışık dalgalarını gözlerine dolduruyordu. Son zamanlarda akşamları zeytinliğini ziyaret etmeyi adet edinmişti. Bu yaşlı, boğum boğum ağaçları gerçek bir heyecanla seviyor ve her birini tek tek tanıyordu. Bütün çocukluğu, delikanlılığı onlarla haşır neşir olarak geçmişti. Ağabeyi ticareti seçmiş ve ailesiyle Tarragona’ya yerleşmişti, ablaları da evlenip eşlerinin memleketi civar köy ve kasabalara taşınmışlardı ; Roman ailenin beşinci ve en küçük çocuğu, Castelldans’ta kalmış baba mesleğini devralmıştı. İşleri üstlendiğinden bu yana her yıl yenilikler getirip zeytinyağı üretimini hem kalite hem de verim olarak artırmış, bölgenin en iyi üreticisi olarak ün salmaya başlamıştı.

Ama son zamanlarda zeytinlikte özellikle akşam vakti, uzun saatler geçirmesi profesyonel sebeplerden çok uzaktı. İlk kez üç ay kadar önce bir rüyayla başlamıştı herşey. O gün, zeytin toplama zamanının ilk günü olduğu için, sabahın erken saatlerinden gün batımına kadar zeytinlikte işçilerin başında kalmıştı. Gece, uykuya dalmakta hayli zorlanmış, bir kaç kez kalkıp, her seferinde bir iki bardak derken bütün bir şişe şarabi içmiş ve sonunda sabaha karşı derin bir uykuya dalmıştı.

Rüyasında zeytinlikteydi ve genç bir kadının peşinden koşuyordu. Kadın saçlarını savurarak ve zeytin ağaçlarının gövdelerine tütünüp bir sağa bir sola doğru havada süzülürcesine koşarken bir yandan çocuksu bir enerjiyle gülüyordu. Roman peşinden koşuyor ama onu bir türlü yakalayamıyordu. İkisi de kovalamaca oynayan çocuklar gibi mutlu ve neşeliydiler. Kadın, Roman’ın sevgilisiydi ama genç adam bir türlü yakalayamadığı bu sevgilinin yüzünü bile bilmiyordu ; öte yandan kadının izlediği kavisleri takip etmek için zeytin ağaçlarına tutundukça aşinalık duygusu artıyordu. Zeytin ağaçlarıyla her temas kadının gerçekliğini dolduruyor gibiydi.

Sabah hizmetçinin kapıya vurmasıyla uyandı. Bir kaç saniye etrafında o kadını aradı. Uykusu dağılıp yok olduğunda, rüyasını hatırladı. İçini acı bir burukluk sardı. Bütün gün rüyanın etkisinden kurtulamadı. O mutluluğu hatırladıkça içi genişliyor ve hemen arkasından en sevdiği oyuncağını yitirmiş bir çocuk gibi kapkara, derin bir hüzün kuyusuna yuvarlanıyordu.

Roman, 35 yasında hala bekar bir erkekti. Annesi son nefesine kadar, oğlunu evlendirmeye, köyün neredeyse bütün kızlarını oğluna beğendirmeye çalışmış ama Roman yumuşak bir kararlılıkla annesini incitmemeye çalışarak direnmiş ; daha doğrusu aşık olabileceği kimseye rastlamadığı için, evlenmeye yanaşmamıştı. şimdi ise, arada sırada görüştüğü ablaları ve ağabeyi bir yandan, arkadaşları öte yandan inatla Roman’ın evlenmesi için baskı yapmaya devam ediyorlardı. Roman, aşık olmadan evlenmeyi gereksiz bir şey hatta iki taraf için bir çeşit hakaret gibi algılıyor ve kendine has saygılı bir inatla konuyu değiştiriyordu.

Fakat o rüya Roman’ın duygusal dünyasını hallaç pamuğu gibi atıvermişti. Tuhaf bir şekilde aklının bir tarafıyla bir rüyaya bu kadar önem vermemesi gerektiğini düşünürken, kalbinin bir tarafı o kadını aramaya devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Ve o günden sonra kimi zaman zeytinlikte, gün batımının alacakaranlığında, kimi zaman balkonunda yorucu bir günün ardından bir bardak sarap içerken uzaklarda , o saçları, o ince beli görür, sen kahkahaları duyar gibi oluyor ve kalbi yerinden fırlayacak bir ritmde atarken bütün duyularıyla pür dikkat kesiliyor ama sonuç hep hüsran oluyordu. Öte yandan rüyalarında ziyaretler giderek artıyordu ; hatta bazı rüyalarda kadının yüzünün kimi hatlarını görmeye başlamıştı. Parçalar yavaş yavaş birleşiyor ve bütün oluşmaya başlıyordu, Roman aşık olmuştu sonunda ; bir rüya kadınına !
************* ***********


Karaköy vapuru, Haydarpaşa mendireklerinden sıyrılıp Boğaz’ın akıntılı sularına atılırken, Suzan ayaklarının dibinde patlayıp dağılan beyaz köpüklere bakıyor ve annesiyle, babasının anlattıklarını düşünüyordu. Bu düşünceler onu uzak geçmişe, çocukluğuna götürüyordu.

Babasına borçlanan genç bir girişimci, borcunun bir kısmını aileyi Ayvalık’taki evinde yazın misafir ederek ödemeyi önerince, Nedim pek hoşlandığı bu genç adama hem yardımcı olmak, hem de kızının temiz havada tatil geçirmesi için bir fırsat olduğunu düşünerek kabul etmişti. Kızı ile karısını oraya götürüp bir haftasonunu geçirdikten sonra İstanbul’a dönerken, bir yandan onları orada yalnız bırakmanın büyük bir budalalık olduğu duygusu içini kemiriyor, öte yandan açıklayamadığı bir güven hissi kendisini rahatlatıyordu. Nitekim tatilin son haftasını beraber geçirmek için döndüğünde karısının ve kızının mutluluğunu ve sağlıklı hallerini görünce, ne kadar iyi bir karar almış olduğunu düşünüp içinden bu fikrinden ötürü gurur duymuştu. Kendisi de çok güzel bir hafta geçirmişti.  O ilk yazdan sonra, artık tatiller Mustafa beylerin evinde geçirilir olmuştu.

Suzan, şimdi yeniden o zeytinliği ve orada geçirdiği anları ayrıntılarıyla anımsıyordu. İlk günlerdeki çekingenliği geçtikten sonra bir sürü arkadaş edinmişti. Zeytinliği denizden çok seviyor ve her seferinde arkadaşlarını oraya sürükleyip, bitmez tükenmez kovalamacalar, saklambaçlarla günlerini geçiriyordu. Bazen tek başına gidip zeytin ağaçlarına sarılıyor, boğumlarını sayıyor ve kimisine isimler bile veriyordu. 

Simdi, Boğaz’ın sularına bakarken o zeytin ağaçlarının yapraklarının güneş altında parıldayan ışıltılarını görür gibi oluyor ve içini çocuksu bir coşku dolduruyordu.

On yaşında, o askeri darbeden sonra, bir daha Mustafa beylere gitmediler. Babası İstanbul’dan uzaklaşmaya korkar olmuştu, işleri de biraz yalpalamaya başladığından cesareti iyice kırılmış ve tatiller Bostancı’da deniz kıyısına inmekle eşanlamlı olmuştu. Ama, Mustafa beyle pekişmiş olan ilişki sürmüş, kimi zaman o İstanbul’a geldiğinde evlerinden başka yerde kalmasına izin verilmez, sık sık telefonla, kart ve mektuplarla hal hatır sorulur, neredeyse tüm dinlerin bayramları karşılıklı kutlanır olmuştu. Suzan, genç yaşı gereği bu ilişkinin biraz dişinda kalmış ama Mustafa bey anne ve babası aracılığı ile, genç kadının yaşamını izlemeye devam etmişti. İspanya’ya gitmeye karar verdiğinde, kendisine tercüman olarak, doğallıkla hemen Suzan’ı düşünüp, babasına telefon açmış. Fazla ayrıntıya girmeden, İspanya’ya gitmesi gerektiğini ve lisan bilmediğinden, Suzan’a tercümanlık önermek istediğini söyleyip, Nedim’e kızının kabul edip etmeyeceğini sormuş. Nedim hemen kızıyla konuşacağını ve her halükarda kendisini aratacağını söylemiş.

Suzan, yıllar sonra tekrar Mustafa beyi görme fırsatı çıktığı için hayli sevinçliydi. İspanya’ya gitme fikri de müthiş heyecanlandırmıştı. Tam da şu sıralarda tarihe merak sarmıştı ve özellikle, atalarının İspanya’dan kaçıp değişik coğrafyalara dağıldığı o dönemlerle ilgili yazılar okuyordu.
On üçüncü yüzyılda Engizisyon, orta ve batı Avrupa’yı kasıp kavurmaya başladığında, önceleri İspanya ve orada yaşayan yahudiler bu fanatizm rüzgarından etkilenmiyormuş. Ancak Kraliçe İzabella ile Aragon kralı Ferdinand evlendikten bir süre sonra Papa’dan İspanya’da Engizisyon mahkemesi kurmak için izin istemişler; mahkemenin başına 1483’te geçen Tomas de Torquemada binlerce “günahkar” katolik ve yahudiyi, yargılayıp, yakarak cezalandırmış. Mahkeme tarafından afedilenler yakılmasa bile, tüm varlıkları ellerinden alınmış, suçlarını itiraf edip suçlu bulunanlar, önce boğulup sonra yakılarak, itiraf etmeyenler ise canlı canlı yakılarak cezalandırılıyormuş. Ve sonunda 1492’de İspanya kral ve kraliçesi tüm yahudilerin ülkeyi terketmesi için bir genelge imzalamışlar.

Suzan, tarihte dolaşırken arada sırada hayallere dalıyor, bugün kendisinin bir İstanbul’lu olmasını sağlayan bu korkunç olgulara adeta sempatiyle bakıyordu. Kendisini İstanbul’dan başka bir yerde yaşıyor olarak düşünemiyordu bile; bu şehri öylesine seviyordu ki!

************* ***********


Dalgalı açık renk saçları dağılmış, yüzünün bir kısmını gizliyordu. Aynı yastığa sıkışmışlar ve birbirlerinin nefesini soluyorlardı. Roman, sol eliyle yüzündeki saçları sıyırdı, kadının gözleri kapalıydı, hafifçe kıpırdadı. Yine sol eliyle sırtına bastırarak vücudunu vücuduna yapıştırdı. Dudaklarını, dudaklarıyla okşadı hafifçe, sonra dilini gezdirdi üzerlerinde. Kadının gözleri hala kapalıydı, ama uyumuyordu. O da vücudunu Roman’ınkine yapışık tutuyordu. İkisinin de elleri sevdiklerinin vücudunda dolaşıyor, kah şehvetli bastırıslarla, kah şefkatli dokunuşlarla salt duyuların ve duyguların hakim olduğu sihirli ülkenin kapılarını açıyorlardı. Tenleri yeni bir iletişim dili bulmuş ve zevk ürpertilerinin, şehvetin, huzurun, arzunun, cömert sunumun sözcükleri oluşturduğu derin muhabbete dalmış gibiydi. Birbirlerine yakınlıkları giderek artıyor, tek bir bütünlükte erimeye başlıyorlardı. Güzellik ve çirkinlik kavramlarının ötesinde, cinselliğin sadece kapılardan birini oluşturduğu müthiş karmaşık ve o ölçüde coşkulu ve dingin, yoğun ve aynı zamanda hafif, zaman ve mekanın olmadığı, algılanamadığı bir evrene doğru yükseliyorlardı.

Kilisenin çanları Roman’I uykudan kopardı. Bir süre iki dünya arasında bocaladı. Sevdiği kadına sarılmak istedi, döndü. Yatak boştu ! Anlamıyordu, daha şimdi buradaydı o. Kokuları, tadları hala hissediyordu, teni hala okyayışlarının ürpertisiyle daldalanıyordu. Birden, gözlerinin rengini anımsadı ; ferahlatan bir açık mavi ! Kendisine « Roman, sevgilim !» diye fısıldadığını hatırladı, tanımadığı bir dilde söylemişti ama anlamıştı. Martı sesleri miydi o duydukları rüyasında bir ara ? Demek ki denize yakın bir yerdeydiler. O da bir ara kadına adıyla hitap edip « sevgilim » diye fısıldamıştı. Ama isim yine kaybolmuştu, geriye sadece bir « S » sesi bırakarak.

Yataktaki şehvet, dinginlik, coşku, huzur dolu hava hızla boğucu bir sıkıntıya doğru akmaya başlamıştı, daha fazla dayanamadı, kendini banyoya attı. Yüzüne avuç avuç su attıkça sıkıntısı hafifliyor gibiydi. Nihayet, rüyalarına giren, zaman zaman zeytinlikte, sokaklarda, bir evin balkonunda kendisine görünüp sonra anında bir sabun köpüğü gibi yokoluveren sevdiği kadını tüm hatlarıyla görebilmişti. Hızla giyindi, şövalesinin üstündeki örtüyü çekip bir kenara attı. Boyalarını, paletini, fırçaları ile şövalesini ve üzerinde henüz bitirmediği resminin kuruduğu tabloyu alıp aşağı indi. Evinin karşısına yerleşip, daha önce tablonun üzerine döktüğü evinin balkonuna iki kişi yerleştirmeye başladı; kendisi ve sevdiği o kadın; “S”. Üç saatlik çalışma sonunda, yaptığı işten memnun ve açlık ve susuzluktan yorgun, içeri girdi. Hizmetçinin saatler önce hazırladığı kahvaltı masasına oturdu ve iştahla yemeye koyuldu.

Bir taraftan sevgilisine artık ulaşmış gibi hissederken öte yandan da engelleyemediği bir gergin tedirginlik içindeydi. O gün yaralı bir hayvan gibi oradan oraya koşturdu. Tüm dikkat ve enerjisini akşamki yemeğe vermeye çalsiyor ama yine de zaman zaman rüyasına ve ulaşılmaz sevgilisinin hayaline düşüyordu.

Roman, zeytin işini seçmemişti, yaşam onu genç yaşında bu kapının önüne koymuş, henüz rededebilecek olgunluğa erişemediği için kabul etmekten başka bir yol olduğunu düşünememişti bile. Oysa o, bugün sorsalar okumayı, yazmayı ve resim yapmayı seçerdi. Gerçekten de çok iyi bir ressamdi, evin içinde duvarlarda, duvarlar yetmediği için bir kısmı tavan arasında yığılı ve kimisi de arkadaşlarının evlerinin duvarlarında asılı resimleri neredeyse tüm görenlerin beğenisini kazanıyordu. Öte yandan kimi şiirler, kimi iç dünyasının yankıları, kimi öykülerle, ve son bir kaç aydır da tamamen sevdiği o kadınla ilgili, rüyalar, betimlemelerle dolu defterler de meraklı gözlerden uzak, rafları dolduruyordu.

Bu sanatçı ruhu, köy halkının kendisine biraz korku, biraz kuşku ve biraz saygı duygularıyla beslenen bir yabancı mesafesi koymasına yol açıyordu. Oysa Roman, doğma büyüme Casteldans’liydi ve çok az yolculuğa çıkıyordu. Oldukça yalnız bir insan olmasına rağmen yine de 5-6 yakın arkadaşı vardı. Hepsi köyde yaşamıyordu ama ayda bir defa tüm arkadaşlar Roman’ın büyük evinde toplanıyorlar, ve genellikle gece uzun sürdüğü ve bol şarapla dolduğu için geceyi de orada geçiriyorlardı.

O akşam da bu toplantıların biri olacaktı. Roman, hizmetçilere yemek listesini önceden veriyor, ve genellikle de o gün hazırlıkları dikkatle izliyordu. Bu defa dikkatinin sık sık dağıldığını gören ev personeli, bunu sabah yataktan fırlayıp delice boyamaya başladığı resme yoruyor, ama ne kadar merak etseler de bir kenarda üzeri örtülü duran tabloya bakamıyorlardı.

************* ***********


Suzan, sabahın 5’inde nefes nefese uyandı. Uzun bir süre nerede olduğunu anlayamadan tavana baktı. Uzaklardaki bir camiden henüz doğamamış sabahın karanlık sessizliğini hüzünle yırtan ezan sesiyle evinin, yatağının aşinalığına döndü. Küçüklüğünde korktuğunu hatırladı gecenin içinden kopup yatağına kadar gelen bu anlayamadığı, sadece müziğini algıladığı, kimi zaman üzüntü dolu, kimi zaman tehditkar, kimi zaman melankolik sesten. Ama korkusu yatağın içinde büzülüp yorganı başına çekmesiyle birlikte yavaş yavaş yerini sıcak bir güven duygusuna bırakır, ekolarla çoğalan ezan sesi de tanıdık bir kimliğe bürünür, hatta kaç değişik sesin olduğunu bulmaya yönelik eğlenceli bir oyuna dönüşürdü. Sonra tekrar uykunun kollarına bırakırdı kendisini.

Bu defa yatakta büzülmesi korkudan değil zevktendi. Rüyasını düşündü; yataktaydı, gözleri kapalı, kendisini onun okşayışlarına bırakmıştı. Nefesini soluyordu, ellerinin saçlarında, yanağında, sırtında gezindiğini hissediyordu. Dili dudaklarında geziniyor, sonra uzun uzun öpüşüyorlardı. Giderek artan arzu şehvete dönüşüyor, daha önce hiç tadmadığı bir zevkin keşfine çıkıyordu. Elleriyle sevgilisinin saçlarının içine dalıyor, kokusunu soluyor, etli dudaklarını, güçlü çenesini öpüyordu. Zevk doruklarına uçarken çığlıkları, kendisiyle yarışan martıların çığlıklarına karışıyordu.

Yatağında yorganı bacaklarının arasına sıkıştırıp rüyasını düşünürken yeniden neredeyse aynı hazzı yakalıyor, aynı zamanda rüyalarında, hayallerinde bulduğu sevginin gerçek olmaması yüreğini yırtan bir özleme dönüşüyordu. “Suzan sevgilim!” dediği zaman sesi ne kadar sıcak, ne kadar gerçekti. Adını hatırlamaya çalıştı, uğraştıkça uzaklaşıyordu, bulamıyordu; kala kala bir “man” sesi kalıyordu. “Aman! Aman!” dedi yüksek sesle, bir kahkaha patlattı! “Aman, aman”ları tekrarladı, giderek sızlanmaya dönüşen sesiyle. Gözlerinden süzülen yaşlar yastığı ıslatmaya başlamıştı. şu anda rüyasındaki alemde olsa zevk ve mutluluğunun ifadesi olabilecek bu gözyaşları şimdiki gerçeğinde acı ve hüznünü taşıyorlardı. Aşık olmuştu delicesine, oysa her zaman mutlulukla başlayıp kimi zaman büyük acıları getirerek devam eden aşk, kendisi için acı, özlem ve hüzünle başlıyordu.

Bir süre yatakta kaldı, “sevgilisini” düşündü, adında “man” olan adamı, kimi zaman gerçek hayatta, sokakta, denizde bir teknede, bir sinema salonunda, bir lokantada, gördüğünü sandığı bu adamı. Onu birgün bulacak mıydı? Sevgilisine, sevgisine kavuşabilecek miydi?

Kalktı, kendine bir kahve yaptı, mutfak penceresinin önündeki sandalyeye büzüstü, damların üstünde uçuşan martıları seyretti bir an. Sonra çalışma masasına oturdu; çevirisine verdi kendini. Son zamanlarda en beğendiği o Lübnanlı romancının kitabını Türkçeye çevirmeye başlamıştı; tercümeyi yazarın kullandığı dil olan fransızcadan yapıyordu.

Bilgisayarının ekranına düşüveren güneş önce sadece rahatsız etti, sonra yerinden fırlayıp saate bakmasına sebep oldu. Akşam olmuştu ve saat 7’ye geliyordu. Kızlarla randevusunu hatırladı, hemen çıkması gerekiyordu, hatta geç kalmıştı. Büyük bir hız ve maharetle rujunu sürdü, saçlarına bir iki fırça darbesi attı, kırmızı bir bluz ve siyah blucinini giyip çantasının içine bir göz atıp dışarı fırladı. Kapıyı kapatmadan hızla içeri daldı, bilgisayarında açık duran metni kaydetti. Tekrar dışarı attı kendini, kapıyı kapatıp, merdivenleri koşarak indi. Kapının önünde müşteri indirmekte olan bir taksi bulup içine daldı. Şoföre Esin’in evinin adresini verip başını cama dayadı.

Esin ve Canan’la orta okuldan beri arkadaşlardı. On kişilik gruptan kala kala üç bekar kalmışlardı. Diğerleri artık sosyal ortam değiştirdiğinden pek görüşemiyorlardı; doğrusu evli arkadaşları kendilerini evlilikleri için potansiyel birer tehlike gibi görmeye başlamışlar ve uzaklaşmışlardı. Öte yandan üç kafadar da kendilerini evli insanların sorunlarına uzak hissediyorlar, kendi aralarında daha iyi anlaşıyorlar, daha özgür hissediyorlardı. Esin’in kısa süreli bir evlilik macerası olmuş, 6 aydan fazla sürmemişti.

Zili çaldığında arkadaşları henüz birinci beyaz şarap kadehlerini içiyorlardı.
- “Neler kaçırdım!” dedi kızları operken.
- “Biz en yakışıklıları götürdük, sen kalanlarla idare edersin artık!” dedi Canan ve bir kahkaha patlattı.
- “Ne habersin şıllık?” diye ekledi. Birbirlerine hitapları kişiliklerinin temel direği marjinalliklerinin ifadesiyle bu özelliklerine karşı hoşgörülerini taşıyordu.

Yemeğe oturduklarında ikinci şarap şişesi yarılanmış ve muhabbet koyulaşmıştı. Canan, Suzan’ın gözlerine derin derin bakıp :
- “Haydi söyle artık!” dedi yavaşça. Esin de aynı soruyu taşıyan bakışları dikti yüzüne! Dostlukları artık tüm kestirmelerin keşfedildiği dereceye varmıştı. Bir çok şeyin özünü konuşmadan anlayabiliyorlardı, ayrıntıların hazzını yakalamak için sözcüklere ihtiyaç duyuyorlardı.

“Ne?” Suzan, çok kısa bir süre, o da nasıl başlayacağını bilemediğinden, zaman kazanmak istedi, ama hemen arkasından teslim oldu : “Çok saçma!”.

Önce geceki rüyasını anlattı, sonra geriye gide gide, bir kaç ay önce başlayan “halüsinasyon” vari karşılaşmalardan bahsetti ! Üçüncü şişenin dibini bulduklarında Suzan eni konu deli gibi aşık olduğunu söylüyordu. Sustular, söyleyecek bir şey bulamıyorlardı.

Sessizliği yine Suzan bozdu ; iki gün sonra İspanya’ya gideceğini söyledi. Sonra, çocukluğunda tanıdığı Mustafa beyden, Ayvalık’tan, zeytinliklerden bahsetti. Üçü de tekrar çocuk olmuşlar, kahkahalarla kesilen tatlı bir muhabbete dönmüşlerdi.

************* ***********


Roman, arkadaşlarına odalarını verdikten sonra, sabah bitirdiği tablonun başına dönmüştü. Rüyasında iyice belirginleşen sevgilisinin yüzünü bir daha kaybetmemek için, evinin balkonunda kendisinin yanına kondurmuştu. Tablosunda var ettiği sevgilisine hayran hayran bakıyor, önünden ayrılamıyordu. Masadaki boş bardaklardan birine şarap doldurdu ve tablosunun önündeki iskemleye çöktü. Uzun bir süre öylece durup baktı, o baktıkça tablo iki boyutlu cansızlığından sıyrılıyor ve yaşama geçiyor gibi geliyordu. Birden ayağa dikildi, bir eliyle tabloyu kavradı diğeriyle en dolu görünen şarap şişelerinden birini kaptı. Dışarı çıktı, derin bir sessizlikte buldu kendini, tüm doğa uykuya dalmıştı. Dolunay gümüş parlaklığıyla yukardan bu sessiz dünyayı seyrediyor, tüm varlıkların güven içinde uyumasını sağlamak için nöbet tutuyordu.

Roman, kapının önünde durup derin bir nefes aldı, sessizliği dinledi bir süre, sonra aya doğru şükran dolu bir bakış attı ve her yere hakim gri aydınlıkta zeytinliğine doğru yürüdü. On dakikalık bir yürüyüşten sonra zeytin ağaçlarının arasındaydı. Tabloyu en çok sevdiği, boğumları kol iriliğinde olan zeytin ağacına yasladı, kendisi de hemen önüne çöktü. Sevdiği kadın, işte orada karşısında evinin balkonunda durmuş kendisine bakıyordu. Zaman durmuştu, etrafını saran yoğun sessizlik, zeytin ağaçlarının zengin ve yaşlı yaşamının deviniminden doğan küçük çıtırtılarla besleniyor daha da güçlü bir hale  geliyordu.

Birden çıtırtılar ahenkli bir şekilde artmaya başladı, küçük ses parçacıkları birleşiyor, atomların molekül oluşturması gibi, kendilerine has özellikleri olan seslere dönüşüyor, onlar aralarında birleşip fısıltıya benzer anlamlı gürültüye dönüşüyordu. Roman, önce biraz şaşırdı, etrafına bakındı, ama yalnızdı. Ürkmedi de, belki de yemekte ve sonra içtiği şarabın etkisiyle, gerçekle gerçek üstü arasındaki çizgi, kafasında netliğini yitirmişti. Üstelik bu sevdiği ve her köşesini ezbere bildiği zeytinliğinde basına kötü bir şey gelmeyeceğinden öylesine emindi ki.

Sesler kendi evrimlerini yaşarken, görsel bir değişim de oluşmaya başladı. Zeytin ağacına dayadığı tablo yavaşça ağacın gövdesine doğru kıvrılmaya, gövdeyi sarmaya başladı. Gövdeye sımsıkı dolandığında, zeytin ağacının boğumları tablonun üstüne çıkmaya başladı. Ağaç tabloyu içine alıyor, daha doğrusu tablo ve ağacın gövdesi birleşip, bütünleşiyor tek vücut oluyordu. Roman, kıpırdamadan seyrediyor ve dinliyordu. şarap şişesini kafasına dikip büyük bir yudum içti. şişeyi yere bırakırken, zeytin ağacının yanında beliren sarı aydınlık dikkatini çekti, hızla büyüyen aydınlığın aslında sevdiği kadının saçları olduğunu anlaması uzun sürmedi. « S » gövdenin arkasından, yoksa içinden mi, beliriyordu. Yüreği hızla çarpmaya başladı, ayağa kalkma hamlesi, sevgilisinin « dur » diyen el hareketiyle son buldu. Ağzını açıp bir şey söyleyecek oldu, yanına kadar gelmiş olan « S » elini dudaklarının üstüne koyarak durdurdu. Roman kıpırdayamıyor, daha önce görmediği sıradışı bir şeyi keşfeden bir çocuk heyecanı ve masumiyetiyle yüzü yukarı dönük, ki bu duruşu çocuksu halini iyice pekiştiriyordu, sevgilisinin hareketlerini izliyordu. « S », yanına çöktü, başını Romanın omuzuna koydu. Uzun bir süre öylece kıpırdamadan durdular. Roman, yaşadığı bu inanılmaz anın hiç sona ermemesi için en ufak bir hareket bile yapmıyor, nefes almaktan bile korkuyordu. Bir süre sonra sevdiği kadın başını dizine koyup yere uzandı, üstündeki beyaz elbise şeffaf bir yumuşaklıkla vücudunun tüm hatlarını Roman’ın gözlerine sunuyordu. Yattığı yerden elini uzatıp Roman’ın yanağını okşamaya başladı. Temas, Roman’ı uyuşukluğundan çıkarıp, harekete geçirdi, o da sevdiği kadının yüzünü okşamaya başladı. Vücudunun tüm hücreleri uyanıyor, yaşadığı anın inanılmazlığı ve inanılmaz güzelliği bilincinin kapılarına ulaşıyordu. Birden içi tatlı bir sıcaklıkla doluverdi. Tüm duyguları bir anda kabarıp taşmaya başladı. Avucunda sevgilisinin yanağını, dudaklarını, ensesini, saçlarını tüm gerçekliğiyle hissediyor, beyni « olamaz » mesajını yollarken, o bu sözcüğün dudaklarından taşmasına izin vermiyordu. Önündeki görüntü buğulandı, müthiş bir panik kapladı yüreğini « rüya bitiyor mu ? » diye düşünürken, buğulu perde, sıcak bir inci tanesine dönüşüp gözünü terketti, yanağından aşağı doğru süzülüp, sevdiği kadının dudaklarının tatlı bir kavişle birleştiği köşeye kondu. Genç kadın diliyle bu damlayı yavaşça bir hediye kabul eder gibi aldı, başını çevirip Roman’a baktı, gülümsemesiyle ortaya çıkan dışleri, ay işinda bembeyaz, sessiz bir patlama yarattı. Roman, mutluluğun böyle bir kestirmeden çıkıp gelmesini kuşkuyla sorgulamak isteyen bilincini tamamen devre dışı bırakmış, duyu ve duygularına tüm özgürlük kapılarını açmıştı. şu anki mutluluğunun sorgulanmasına yol açacak hiç bir düşünceye izin vermiyordu. Bütün benliğini tatlı bir sarhoşluğa teslim ediyordu….

Yüzünde güneşin sıcaklığından ziyade ışığını hissetti. Gözlerini açar açmaz hızla doğruldu, dizlerinde sevgilisinin sarı saçlarını aradı önce, sonra etrafına bakındı. Karşısında, zeytin ağacının gövdesine dayalı tabloyu görünce şaşırdı. Kısa bir an nerede olduğunu tam olarak algılayamadı. Sonra hızla dün akşamki olaylar akıverdi belleğine. Ayağa kalktı, basında müthiş bir ağrı vardı; tabloyu aldı evinin yolunu tuttu. “Hayır, rüya değildi!” cümlesini tekrarlayıp duruyordu içinden. Ani bir rüzgar tabloyu elinden koparıp alacaktı, sıkı sıkı yapıştı tabloya, omuzundan havalanıp rüzgarda kaybolan uzun sarı saçı görmedi! “Rüya değildi!” diye bağırdı tüm gücüyle rüzgara karşı.

************* ***********


Suzan haritayı dizlerinin üstüne açmış nerede olduklarını kestirmeye çalışıyordu.
- “Sanırım az ilerde bir köy var!” dedi.
- “Daha çok var mı?”
- “Yakın gibi görünüyor! Tam olarak nerede olduğumuzu bilemiyorum!” O anda önlerine bir tabela çıktı; “hah, tamam, işte Casteldans 15 kilometre!”

Köyün merkezine doğru ilerlerken birden kendilerini üstünde otel yazısı olan iki katlı eski ama sevimli bir taş binanın önünde buldular. Suzan arabadan inerken hafif bir baş dönmesiyle sendeledi. Uzun süre oturduktan sonra aniden ayağa kalktığı için olduğunu düşündü. Ama, bu hafif ve bir o kadar da hoş sarhoşluk hissi geçmiyor, her adımında iyice yerleşiyordu. Arabaya tutunarak çevresini dolandı ve taş binanın kapısına doğru yürüdü. Binaya yaklaştığında destek almak amacıyla elini duvara dayadı. Duvarın gün boyunca depoladığı güneş enerjisi adeta elinden geçerek içine doluyordu. Daha önce hiç bir taşta hissetmediği derecede tatlı bir sıcaklık akmaya başladı duvardan vücuduna.
Kapıdan içeri ilk adımını attığı anda nefesi kesildi. İki buçuk, üç metre kadar ilerisindeki duvarda dev bir tabloda kendisini görüyordu. Sadece kendisini değil, O’nu da! Yani sokakta, denizde, rüyasında, devamlı karşılaşıp yakalayamadığı sevgilisini. Başı çok daha hızlı dönmeye başladı, dengesini kaybederken, Mustafa Bey kolundan yakaladı. Suzan, hemen toparlandı:
- “Uf, yolculuk başımı döndürdü, galiba!” diyerek gülümsedi.

Hemen toparlanıp, danışmadaki genç adamdan otelde iki oda olduğunu öğrenip, rezervasyon işini halletti. Anahtarlarını alıp, yemekten önce biraz dinlenmek için odalarına çıktılar.

Odasına girmedi bile, valizini kapıdan içeri atıp, sessizce tekrar aşağı indi. Resepsiyondaki genç adam gazetesine dalmıştı, tezgahın önünde durup tabloyu incelemekte olan Suzan’ı neden sonra farketti.
- “Buenas tardes, Señorita!”
Suzan duymadı bile, tablonun önünde hipnotize olmuş, içinde bulunduğu binanın balkonunda ayakta duran çifte bakıyordu. Artık hiç bir şüphesi kalmamıştı; tablodaki kadın kendisi ve arkasından beline sarılıp yanağını yanağına dayamış olan adam da işte o, hayallerindeki sevgilisi; kıvırcık siyah saçlarıyla, güçlü çenesi ve kemerli burnuyla, içe işleyen bakışlarıyla, ta kendisi. Başı tatlı tatlı dönmeye devam ediyor, içinde bulunduğu gerçekliğin dışında ama aynı zamanda çok yakınında paralel bir gerçeklik içindeymiş gibi hissediyordu. Yavaş yavaş yanındaki dünyadan gelen sesi algılamaya başladı, önceleri çok uzaklardan rüzgarın belli belirsiz getirdiği bir fısıltıya benzeyen bu sesin yanıbaşında konuşan resepsiyoncu gence ait olduğunu anladı.
- “Çok eski bir tablo. Atalarımdan biri yapmış, 150-160 yıl kadar önce. Bakın imzası da okunuyor; Roman! Bu otel binası da onun eviymiş. Tuhaf bir adammış, kimisi deli olduğunu söylüyormuş...” diye anlatıyordu, neşeli bir sesle.

Suzan “Roman” diye tekrarladı içinden. Tabii ya, işte o rüyasında hatırlayamadığı isim buydu. Ama nasıl olur, o kadar uzun bir süre önce… Bir kaç dakika içinde öğrendikleri bir yandan birçok karanlık noktayı aydınlatırken, öte yandan kafasını daha çok karıştırıyor; o parallel iki gerçeklik arasında gidip geliyordu. İçine düştüğü çok boyutlu ikilemin yarattığı gerginlik, gözlerinden birer damla yaş koparttı. Artık tabloyu göremiyordu, gözlerinden boşalan yaşlar yanaklarından aşağı iki küçük ırmak gibi süzülüyordu.
- ”Señorita! Señorita! İyi misiniz?” Genç adamın sesi şimdi telaşlı çıkıyordu. Ayakta durmakta güçlük çeken Suzan’ın koluna girdi, salondaki en yakın koltuğa kadar götürüp oturmasına yardım etti. Çabucak bir bardak su bulup getirdi. Suzan suyu içince ağır ağır kendine gelmeye başladı. Meraklı ve tedirgin bakışlarla kendsini süzen delikanlıya gülümsedi, merak edilecek bir şey olmadığını, yol yorgunluğu yüzünden fazla duygusallaştığını söyledi, yardımları için teşekkür etti. Tablonun kendisine yaşamından bazı şeyleri hatırlattığı için böyle bir tepki verdiğini söyledi. Sonra havadan sudan konuşurcasına Roman hakkında, tablo hakkında aklına gelen soruları sormaya başladı. Genç adam bildiklerini anlatıyordu ama pek fazla şey de bilmiyordu Yine de tablodaki genç kadına şaşılacak derecede benzeyen – bunu o da farketmişti sonunda – bu yabancı kadına yardımcı olmaya çalışıyor, kimi zaman telefona sarılıp ailenin bir yaşlısını arıyor ve Suzan’ın sorularına yanıt bulmaya çalışıyordu. Tuhaf bir şekilde, kadının bu ilgisinin nedenini sorgulamıyor, çok doğal bir seymiş gibi yardımcı olmaya çalışıyordu…

Mustafa beyi yanıbaşında görünce, zaman kavramını tamamen yitirmiş olduğunu farketti Suzan. Mustafa bey  “- Yahu, bir de kadınları beklemek gerektiğini söylerler!” diye bir kahkaha attı ve ekledi “- Açıktın mı?”. Suzan gülümsedi, ayağa kalktı. Resepsiyoncu genç yemek salonunun kapısını işaret ederek, afiyet olsun dedi.

Suzan, tuvaletten yemek masasına gelip oturduğunda, Mustafa Bey;
- “Bir şişe kırmızı şarap söyledim, yol yorgunluğumuzu atalım, şöyle!”
- “A! Çok iyi etmişsiniz.”
- “Umarım güzeldir ! Bu yörenin şaraplarından birini tavsiye etti garson . Etraftaki üzüm bağlarına bakılırsa hayli çok üretim olmalı.” Diyerek devam etti Mustafa Bey.

Suzan, minnetle dinliyordu Mustafa Beyi. Konuşkanlığı, hoş sohbet olması, özellikle şu anda öylesine işine geliyor, öylesine rahatlatıyordu ki kendisini.
- “Ben şarabi zeytine çok benzetirim!” diyordu Mustafa Bey, masalarının yanıbaşındaki saksıya ekili küçük zeytin ağacının gövdesini okşarken. “Her ikisinin de meyvesi yenir, suyu içilir! Aynı iklimlerde yetişirler. Ve her ikisi de çok derin manevi bir güç içerir! ”
Mustafa Bey’in zeytin hakkında anlattığı efsaneyi daha önce duysa, Suzan herhalde gülüp geçerdi ama şu anda hem etkileniyor hem de inanmamak için geçerli hiç bir gerekçe bulamıyordu. Tüm benliğiyle kendisini, çocukluğunan beri tanıdığı yol arkadaşının anlattığı efsaneye bırakmış, dinliyordu.
- “Zeytin ağacına dokunmaktan korkan çok insan vardır! Rivayete göre, zeytin ağacı kendisine dokunanın ruhundan bir parça alır ve gövdesinde saklar. Üstelik zeytin ağaçları, dünyadaki diğer tüm hemcinsleriyle iletişim içindedirler. Köklerinden ve topraktan birbirleriyle daimi bir temas halindedirler. Her biri insanlardan aldığı bir parça ruhu diğerleri ile buluşturur, harmanlar, birleştirir…“

Suzan, Mustafa Bey’in sözcüklerini yutuyordu ; bûtun benliğiyle dinliyor, duydukları kendisini bu mekan ve zamanın dışında çok farklı bir dünyaya götürüyordu. Ağırlığı yok olmuş, kendini bir tüy gibi hafif hissediyor, uçmuyor ama yere de basmıyordu, zaten yer diye bir kavram da yoktu; yanıbaşında bir zamanlar tanıdığı insanlar beliriyor sevecen bir ifadeyle bakıyor, kimisi okşayıp yoluna devam ediyor. Tüm bu hayali yaratıklar büyük bir balenin dansçıları gibi uyumlu bir devinim içinde yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dönüyorlar. Suzan daha önce hiç görmediği birtakım insanları bile orada tanıyor gibiydi. Roman kendisini kucaklıyor, sonra engizisyon İspanya’sında can vermiş atalarını görüyor ve garip bir şekilde en ufak bir yabancılık hissi olmadan onlarla kucaklaşıyor, selamlaşıyordu. Aynı zamanda yol arkadaşının anlattıklarından hiç bir sözcük kaçırmıyor, hatta bu uyanık rüyası onun sözleriyle besleniyordu.
- “Tanrı zeytini dünyaya bir ruh pınarı göreviyle göndermiştir. Zeytin bu işi yaparken zaman ve mekandan da tamamen bağımsızdır. Dünyayı saran zeytin örtüsü en yaşlı ruhla en gencini buluşturup, birleştirir. Ve dünyaya gelen her yeni nesil, normalde tüm bu karışımdan gelen zenginliği, aşinalığı, sevgi bolluğunu içinde taşır. Yani taşıması gerekir ama bu konuda pek bir ilerleme göremiyor insan dünyanın durumuna bakınca ya, neyse!” diyerek sen kahkahalarından birini patlattı yine. Sonra aynı heyecanla sürdürdü konuşmasını.
- “Ben, her gün zeytinliğime gidip, tek tek her ağaca elimi sürer, sarılırım. Adeta ruhumun tazelendiğini hissederim. Karıcığımın ruhumun gelip beni okşadığını hissederim. Bazen de daha önce hiç görmediğim bir insanla aşinalık hissederim, o zaman ruhlarımızın zeytinlikler dünyasında tanıştığını düşünürüm.” şarabından bir yudum aldı.
- “Her zeytin ağacı, içinde akan değişik ruhların doğasına göre farklı boğumlar katar gövdesine, ve her boğum, ruh parçasının o anki imzasını taşır ve diğer boğumların etkisiyle değişir. Durmaz tükenmez bir devinim içindedir zeytin. Bu ruh pınarında tanışıp kucaklaşan, birleşen ruh parçlarının gülümsemesinden oluşur meyvası. Her zeytin tanesi, bir ruhun gülüşü, gülümsemesidir. Ağaç gülücüklerinden kolay ayrılamaz, meyvayı toplamak kolay iş değildir o yüzden… Eh, bu durumda zeytin dalının barışı simgeliyor olması hiç de şaşırtıcı değil, tabii…” Bir öykü anlatır gibi, sıcacık, yumuşacık sürdürüyordu konuşmasını. Suzan, inanılmaz bir huzurla dolduğunu hissediyor, hatta içine giderek büyüyen sevinçli bir enerji doluyordu. İçinin büyüdüğünü, nefesinin derinleştiğini duyuyor; kafasının içindeki soruların yanıt haneleri yavaşça, hiç bir rahatsızlık hissi olmadan doluyordu. Çocukluğunda, Ayvalıkta Mustafa Bey’in zeytinliğinde, ağaçlarla sarmaş olup, bir gövdeden ötekine koşturan küçük kızı görüyordu tekrar. Herşey öylesine açıktı ki!
- “Yordum seni de gevezeliğimle! Haydi, şu garsona bir kahve şöyle de sonra gidip yatalım! ”
- “Yoo, tam tersine! Büyük bir zevkle dinledim! Çok, çok ilginçti. Ben…, ben teşekkür ederim!” diye atıldı Suzan. Bu kez garsonluk görevini üstlenmiş olan resepsiyoncudan iki kahve istedi.

************* ***********


Suzan, geceyi hiç ummadığı gibi rahat bir şekilde geçirdi. Sabah, yolculuk saatinin alarmı erken saatte çaldığında, gördüğü rüyaların hızla belleğinden kaçtığını hissetti ama, yakalayamadı. Hemen yüzünü yıkayıp giyindi, otelden çıktı! Akşam Roman’ın ailesinin son temsilcisi resepsiyoncu gençten aldığı bilgilerle, eski mezarlığa doğru yürüdü. Kısa süren bir arayistan sonra mezarı buldu! Heyecandan kalbi yerinden fırlayacakmış gibiydi. Eskimiş, ve yana kaykılmış mezar taşının önündeki otları temizledi. “Roman Rodriguez Gonzalez. 13 Mart 1803 – 13 Kasım 1864” ve bunların altında “Yo te esperaré en la eternidad[3] yazısını okudu. “- Ben de seni bundan sonra sonsuzlukta bekleyeceğim, sevgilim ! ” diye fısıldarken gözleri doldu, damlaların taşmasına engel olamadı.

Mezarlıktan otele doğru yürürken, tabloyu hatırladı. İmzayı okurken gördüğü tarihi anımsadı; 1838! “- Hoşçakal, benden yüz elli dokuz yaş büyük sevgilim!” diye mırıldandı. Aylardır kendisini ezen bu inanılmaz aşk şimdi anlaşılmaz şekilde hafiflemiş, kendisini taşıyan bir duyguya dönüşmüştü. Ani ve kısacık esiveren rüzgarın omuzuna minik bir zeytin yaprağı kondurduğunu hissetmedi. Yaprak bir an durup okşarcasına kaydı, rüzgara düştü uzaklaştı.

Paris, 11 Mart 2011



[1] Ho$ geldin, Prenses (Ladino : Yahudi İspanyolcası)
[2] Kraliçe oldugunu da bir görebilsek
[3] “Seni sonsuzlukta bekleyecegim !“

Islak Istanbul


Istanbul su içinde. Ajanslar yanılmadı, Balkanlar ve Karadeniz’den yurdumuza gelen yağışlı ve soğuk hava Istanbul’u etkisi altına aldı.

Bu hava bana eski kış Pazartesileri hatırlattı. Neden mi Pazartesi? Okula giderdim, Fatih Malta dolmuş durağında, bu sabah duraklarda bekleyen insancıklar gibi, büzüşerek beklerdim Galatasaray dolmuşunu. O anda en büyük mutluluk, dolmuşun sıcaklığında Galatasaray’a kadar mayışıp uyuklamak, ya da Unkapanı köprüsünden geçerken tersanenin adım atan koca bir adam gibi duran devasa vincini ve artik dolmuşun önüne ne çıkarsa ilgiyle seyretmekti. Şimdi duraklarda, çiseleyen yağmur altında bekleyen insanlar da mutluluğa yakın. Birazdan gelecek olan otobüs, minibüs veya dolmuşun içindeki ısı onları gevşetecek ve kah uyuklayarak, kah buğulanmış camlardan etrafı görebildiklerince seyrederek gidecekleri yere kadar, seyahat etmenin hafifliğini yaşayacaklar.

Işte sabah haberlerinde radyoda bahsettikleri, başka birine çarparak batan gemi orada, Zeytinburnu açıklarinda, Marmara’nın gökyüzü ile birleşmiş gibi duran gri sularının içinde, pek te üzgün duruyor.

Yedikule sahil kıyısında martılar tek sıra dizilmiş açıklara bakıyorlar. Karınları aç besbelli ama bu soğukta da şimdi bu suya dalınır mı, be birader? Hani şu kapkalın ve kapkara bulutlar biraz yırtılsa, güneş bir iki dilim ışık ve sıcaklık atıverse aradan, hemen zıplayacaklar ama...

Marmara bile üşümüş! Halinden belli, büzülmüş, hareketsiz, kalın bulutları üzerine çekmiş, ısınmaya çalışıyor... Ama nafile, sırtındaki ürperti dalgalarını görüyorum... Yine de pek kafasına takmıyor, asırlardır yaptığı gibi Istanbul’unun eteklerine küçük küçük köpüklü öpücükler göndermeye devam ediyor. Çok emin, yazın geleceğinden!

Sarayburnu açıkları bile dingin, vapurları seyre dalmış, kıpırtısız, öylece duruyor. Vapurlar her zamankinden daha ciddi, tepelerinde kara dumanlarını oradan oraya götürüyorlar. Dumanlar da az değil hani, ufak ufak tüyüyorlar yukarı, bulutlarla sevişmeye gidiyorlar, çaktırmadan vapurlara. Ama kaçın kurası bu vapurlar, hele ada vapurları, yutar mı, görüyor herşeyi ama çaktırmıyor işte, muhatap almamak için dünkü çocuk “dumanı”. Boğaz ile Marmara arasına görünmeyen çizgiyi çekmeye devam ediyorlar, yıllardır yaptıkları gibi.

Istanbul ıslak ama sırılsıklam değil, yağmur yoğun değil ama her yerde! Istanbul bugün renksiz, ama keyifsiz değil, grinin tüm tonlarına bürünmüş, bir güzel ki böyle de!


Ist. 19/02/2001

Kabızlık üzerine bir deneme


Kabızlık nedir? Türk Dil Kurumu Türkçe sözlüğünde kabıza karşılık olarak “peklik, sürgün karşıtı” tanımı verilmiş.

Efendim bilindiği üzere sözlükler kültür “comprimé”leridir. Tanımlarda kalmak insanoğlunun ufkunu daraltır. Her konu, her tanım tartışmaya açılmalı ki kavram haznemiz genişlesin, bakış açılarımız çoğalsın, mizah anlayışımız gelişsin, zekamızın kıvraklığı artsın, falan, filan yani... Ne mi olur o zaman? İnsan oluruz ve, ve daha da önemlisi kabız olma riskini azaltırız. Kısaca biz de bu tanımla yetinmeyerek, konuyu enine boyuna açacak, araştıracak, irdeleyecek, örnekleyecek, didik didik ederek iyice anlamadan bırakmayacağız.

Yaşayanlar bilir, tıbbi olarak önemli bir arızadır, kabızlık. Bir metaforla anlatmak gerekirse, çöpçü grevine benzer. Hatta beterdir, çünkü grev kırıcı olarak özel şirket veya ordu da getirip işi halledemezsiniz. Şehrin ana cadde ve yavru sokaklarında biriken çöplerin yaydığı koku bir yana, tehlikeli bir pislik yuvası ve her türlü mahlukatın yaşayıp büyümesi için harikulade bir ortam oluştururlar.

Şimdi bunu bir de insan vücuduna uygulayın, iğrenç! Değil mi?... Öyle ya, aynı şey orada, içerde oluyor. Kabız insan aldığı besinlerin atıklarını dışarıya atamaz. Organizma herhangi bir nedenle pisliklerden kurtulmayı reddeder. Kabız insan, tuvalete gider, ıkınır, sıkınır, saatlerce oturmaktan bacakları uyuşur, ne kadar dergi, gazete varsa okur, ama nafile makadına söz geçiremez. Aynen girdiği gibi, tuvaletten yarım gram kaybetmeden çıkar! Ama öbür taraftan hayat devam eder, insan kabız olsa da enerji kaybeder ve besin alarak bu enerjiyi vücuduna geri vermek zorundadır. İyi ama her besin kendi posasını da getirmektedir. Böylece kısır bir döngüye giren kabız insanın vücudu şişer, yürüyüşü değişir, ağırlaşır, acılar içinde kıvranır. Haliyle bu durum ruh haline de yansır, neşesi kaçar, çabuk sinirlenir... Halk dilinde bu tür insanların durumunu tanımlamak için “bok tulumu” tabiri kullanılır ki çok yerinde bir deyimdir.

Fizyolojik kabızın dışında bir de psikolojik kabızlık durumu vardır ki, çok daha vahimdir! Burada bazı filozofik kavramlara girmek zorunda kalacağız. Bunu da mümkün olduğunca uygun bir lisan kullanarak yapmaya çalışacağız ki, okuyucuyu bezdirmeyelim.

Kabız sorununun organizma işleyişinde aksaklıklar, veya başka bir tabirle “götün –sıçmıycam ulan!- şeklinde bir davranışı” sonucu ortaya çıktığını irdelemiştik. Burada rahatsızlık çeken insanı göt-üstü, veya göt-dışı bir varlık olarak, salt bilinç olarak kabul edeceğiz! Uzun lafın kısası insan organizmayı rahatlatmak için elinden geleni ardına koymamakta, örneğin yukarıda belirttiğimiz, ıkınma, sıkınma, tuvalette okuma, gibi... fakat adı üstünde “göt” direnişini sürdürmektedir.

Efendim, bu ara girişten sonra psikolojik kabızlık konusuna gelebiliriz. İnsanoğlu, kadın erkek gözetmeksizin, yaşadığımız bu devirde neredeyse sürekli olarak stres altında bulunmakta ve bu yüzden önemli komplikasyonlar geliştirebilmektedir. Öte yandan herkesin bildiği gibi stresin hem iyisi hem de kötüsü var, kolesterol gibi, yani Ying-Yang... İyi stres yaşamımızı sürdürmek için gerekli ama tabi insan bunu her zaman seçemiyor ve “Allah ne verdiyse” almak durumunda kalıyor. İyi olsun kötü olsun bu stresin yarattığı gerginliği, aldığımız besinlerin atığına benzetebiliriz, ayrıca teşbihte hata olmaz, bilindiği üzere.

Bu gerginliğin, diğer bir deyişle stresin yarattığı atığın boşaltılması için insanoğlu her türlü yolu dener. Bunun için rahat ettiği ortamlarda bulunmak, müzik dinlemek, resim yapmak, seks yapmak, terapiye başvurmak, gülmek, güldürmek, geyik yapmak, bağırmak, spor yapmak, arkadaşlarla veya yabancılarla ve yahutta yalnız kafayı çekmek, daha da sayabileceğimiz her türlü aktiviteyi deneyebilir. Ve genellikle sonuç olumludur. Ama bir şartla; kabız olmamak şartıyla, yani psikolojik ruh hali olarak kabız olmamak şartıyla!

Kabız insan bu gerginliği ortam ne olursa olsun, aktivite ne olursa olsun, üzerinden, mümkün değil atamaz. Yukarıda teşhis ettiğimiz benzetmeleri uygularsak, burada kabız insan rahatlayamayan organizma ve çevresi de onu rahatlatmaya çalışan insan –hani şu göt-üstü insan- olarak algılanabilir. Yine konunun daha iyi anlaşılır hale gelmesi için halk diline başvurursak, bu tür kabız insanları, kanımızca ve önceki örneklememize uygunluğu açısından, fevkalade tanımlayan bir deyimdir: “göt herif” veya “göt karı”! Bu tabir hakikaten uygundur çünkü fizyolojik örnekte insan ne kadar uğraşsa da “sıçmıycam ulan işte diyen göt” gibi direnir bu tür insanlar, çevreden gelen tüm “yahu işte biz bizeyiz rahatla biraz” şeklindeki davetkar uyarılara.

Aslında durumları zordur bu tür insanların, hele bir de kabızlık kronikleşmişse! Elbette arada sırada hepimizin başına gelebilir, ama geldiği gibi de gider. Ama süreklilik arzetmesi çok vahim sonuçlar doğurabilir. Hatta bu rahatsızlık bu tür insanların yüzüne yansır, orada kabızlığın izlerini görebiliriz. Bunlar ya hiç değişmeyen kalıplaşmış bir sırıtış, ya salakça bir tebessüm, ya kistleşmiş bir ciddiyet ifadesi veya alaycı olmaya çalışan bön bir bakış gibi maskelerdir. Tabi aslında bu hastalığın köklerini kişinin psikolojik derinliklerinde aramak gerekir. Genellikle kendine güvensizlik, olduğundan farklı görünme özentisi, görgü ve bilgi azlığı, kültür fakirliği, çocuklukta alınmış yanlış eğitim, yarı cahillik, olgunlaşma bozukluğu, insanlara karşı güvensizlik, sevgisizlik, mizah yeteneksizliği gibi sebepler kabızlığa yol açar.

Bu hastalığa kimler mi yakalanır? Efendim yukarıda saydığımız psikolojik sorunları olan herkes bu hastalığa yakalanabilir. Hastalık vakalarının en yoğun olduğu kesimin “küçük burjuva” veya “petit bourgeois” dediğimiz sınıf olduğu bilinen bir şeydir. Ancak her kesimden insan yakalanabilir.

Kabızlık vakalarının en vahimi kendini bir bok zanneden hastalardır! Bu hastalar, “göt herif” veya “göt karı” teşhisi konulanlardan daha vahim bir durumdadırlar. Çünkü göt herif” veya “göt karı” nasıl “bana ne sıçmıycam işte” şeklinde bir direnişte bulunuyorsa da “kendini bir bok zanneden” hasta “çıkmıycam işte, ben önemliyim, burada durcam” şeklinde tepki verir ki, bu da daha önce yaptığımız felsefik “contenant-contenu” (veya göt ve göt-üstü insan) analizinde en derinde yer alan “contenu” nün tepkisi olarak değerlendirildiğinde olayın vahameti bir kez daha tüm çıplaklığı ile ortaya çıkar.

Bu vakalara “Allah kurtarsın” demekten başka yapılacak bir şey yoktur.


                                                                                                                        04/12/2000

Bulutlar


Bu gece gök bana bir şaheser sundu
Bulutlar yukarda dolu dizgin koşuyordu
Sanki yaşam değişmez hızıyla akıp gidiyordu
Kimi bulut iri, kimisi küçük,
Bazısı kalın yumuk yumuk
Bazısı minicik ama butlu
Kimisi incecik şeffaf
Kimisi kıvrak oynak
Kimisiyse ağır aksak
Her biri bir ruh gibi…
Şekilsiz, şekilden şekile
İnsanlar gibi kimisi buluşup birleşirken
Bir diğeri yavaşça ya da hızla ayrılıyor diğerinden
Ya başka biriyle buluşmak için
Ya da yapayalnız koşuyu sürdürmek için
Kimisi de dayanamayıp yalnızlığa dağılıp yok oluyor
Büyük koşu durmadan sürüyor ama
Kanalın üstünde bulutlar, bulutlar akıp koşuyor
Kah küçük, kah kocaman
Bir delik açılıyor uzaklarda berrak bir siyahlik
İçinde delicesine parlayan ayı barındırıyor
Kimi zaman delici bir keskinlikle parıldayan yıldızlar
İçine düşmekten korkarak bakıyorum yukardaki deliklere
Bulutların, deliklerin davetiyle
Düşmeye başlıyorum yavaşça yukarıya doğru.
Orada şeytan yüzlü bir dev simasını değsıtırıp domuzlaşıyor
Burada koca bir canavar biçimsiz bir kaya oluyor
Şurada koşan bir at kısa sürede kızgın boğa
Yanıbaşında tombul bir bebek tavalaşıyor
Ötede darmadağınık bir pamuk yumağı koca bir kalp oluyor
Bu gece doğa yarattı prova yaptı
Bulutlar yaşamın kendisi gibi durmadan aktı
Bulut parçaları insanlar gibi
Kavuştu, savuştu, ayrıldı, birleşti
Doğdu yaşadı öldü !

Sukru
Paris, le 10/02/2009 1:15

Bitmeyen ölüm


aşk öldü
sen gittin
birdenbire
şimşek bile
yüzyıl sürüyor
aşk öldü
sen gidince
aniden
göz kırpmak bile
on yıl sürüyor

nasıl da hızlı
ölüverdi duyguların
buharlaştı sevgin
buz kesti sıcaklığın
karardı gözlerinde suretim
koptu yüreğinde bağlarım
silindi beyninde varlığım

yolun ortasında
kaldırımı döven damlalar
içimden geçen fırtına rüzgarı
bedenimi sarsan deprem
hücrelerimi titreten karanlık
yapayalnız, kupkuru
kapkara ben
karanlık,
kör kuyunun dibinde
çaresiz,
zavallı,
yarı ölü
bir ben

aşk öldü
sen terkedince
öldü herşey
ama bitmedi
bitmiyor
beni bitirmedikçe…

Paris, le 1 Décembre 2015 15h30

Düşüş


Azgın sessizlik dalgaları
Dövüyor
Hiç bir yerin ortasındaki
Gecenin kıyılarını

Hüzün çiseliyor
Belli belirsiz
Kara yalnızlık bulutlarından

Umutlar çaresiz
Sarılıyor
Keskin dostluk kayalarına
Boğulmamak için
Gri hiçlik denizinde

Sevgi güneşi yorgun,
Cılız ışığını gönderiyor
Görebilen gözlere,
Hülyalara kapılıp
Yırtılan yalnızlık
Bulutlarının deliklerinden

Her zerresi
Gözlerden yüreklere kadar
Binlerce nağme
Yaratıyor,
Ümit müziğiyle çınlatıyor
İçerdeki ışıltılı dünyayı

Gözler kapanıyor
Susuyor müzik o an,
Kara sessizlik dalgaları
Hüznün kokusunu taşıyor
Köyü gecenin kıyılarına

Kupkuru gözyaşı yağmuru
Ağır ivmelerle düşüyor
Kalın, kara yalnızlık
Bulutlarından
Sevginin delemediği anlarda

Kavga sürüyor
Uykusuzluk pusuda
Yastığın her kıvrımında.


Paris, 18/02/2004 Saat 4:00

Kürenin içi


Bugün burada varım
Ya yarın, ya sonra
Tek gerçek bir ana sığmak zorunda
Bir nefeslik ana
Öncesi ve sonrası yok.
Ya artık, ya da henüz
Artık olmayana erişmek
Ne mümkün!
Henüz olmayana erişecek miyiz?
Kimbilir...
Kimbilirin de yanıtı yok
Şu altı duvarla sınırlı gerçeğimiz
Belki de tek duvar yusyuvarlak
Bir kürenin içi...
Dışına çıkmış olanlar yok artık
Henüzleri de kalmamıştır
Şimdi burada olmak
Tek gerçek...
Geçmişten gelenler ancak
Şimdi burada

                                                Paris, sometime end of 2014 to beginning of 2015

Güvercinler


Sevgili Hrant Dink,

Güvercinlere dokunuyorlar.
Dokunmak ne kelime !
Tutup kafasını koparıveriyorlar güvercinlerin,
Gözlerini kırpmadan.
Kırpmaya da ne gerek var ki
O hiç bir düşünceyle parıldayamamış
Hiç bir sevgiyle nemlenmemiş gözleri !
O boşlukla dolu, boş boş bakan gözleri…

Yalnız gözleri değil boş olan,
Beyinleri de boş, yürekleri de
Ve yaşamları bomboş.
İçindeki fikirlerin büyüklüğü ile ölçülecekse beyinleri
Bir fındıktan büyük değil.
İçindeki sevginin tazeliğiyle ölçülecekse yürekleri
Bir hayvan leşinden bayat.

Kendileri gibi olmayanların olmasına tahammülleri yok.
Yök ediyorlar, kendileri gibi boş bakmayan gözleri…
Fakirleştirdikçe çevrelerini, var olduklarını zannedebiliyorlar.
Katlettikçe güvercinleri yaşıyor gibi oluyorlar.

S. M. Paris - 22/01/2007